Terapi Hikayem

Bir yılı aşkın bir süredir birlikte psikoterapi süreci geçirdiğimiz sevgili danışanlarımdan biri ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi özellikle psikoterapiye başlamakta kararsızlık yaşayanlara şiddetle öneririm. Sevgili danışanıma da fikirlerini açıklıkla belirttiği için teşekkür ederim.

– Terapiye başlamaya nasıl karar verdiniz?

Terapiye başlamaya yaşamakta olduğum ciddi bir duygusal çöküntü döneminde karar verdim. Belki de tam olarak uzun yıllardır birikmiş olan mutsuzluğun elle tutulur hale gelmesi de denebilir. Bir ayrılığın ilk anlarını yaşıyordum.

O güne kadar hayata dair, mutlu olmaya dair bildiğimi düşündüklerim ve tecrübe ettiklerim, içinde bulunduğum durumun en basit söyleyişle katlanılabilir olmasına bile yardımcı olmuyordu. Anın getirdiği pek çok sıkıntılı ve belirsiz durum üzerine, endişeli, üzgün, karışık düşünceler ve duygular içinde odaklanmakta zorlanıyordum.

Sanki, duvara çakılmış bir çiviyi, hatta pek çok çiviyi,  elimle çıkartmaya çalışırken elimi yaralıyor ve yaralandıkça daha büyük hırsla onları sökmeye çalışıyor gibiydim. Tek bildiğim onlardan kurtulmam gerektiğiydi. Bu çabalama bana yarardan çok zarar veriyor ama içgüdüsel olarak bu davranış şeklini, başka bir yol bilmediğim için, kurtuluş yolu olarak sürdürüyordum. Ellerim tutmaz olduğunda ve hiçbir çivi yerinden bile kıpırdamadığında bildiklerimin ve yöntemimin işe yaramadığını kabul etmek zorunda kaldım.

Birşeyleri değiştirmem gerektiğini ve artık bunun ertelenemeyeceğini biliyordum. Bir profesyonelden yardım almaya karar verdim.

Kısaca anlatmak gerekirse, terapi, hem o çivileri sökmek için aletler olduğunu, bu aletlerin neye benzediğini, nasıl tutulup nasıl kullanılacağını öğretti. Üstelik de bu sayede çivileri başkası değil, ben söktüm! Sonrasında, bu çivilerin orada ne aradıklarını, kimin, ne zaman çaktıklarını keşfetmemi sağladı. Bunların önemli bir kısmını kendimin çaktığını öğrenmek gerçekten şaşırtıcıydı… Son olarak da, çivileri görünce neyin nasıl yapılacağını artık bildiğimden “çivi korkusu”nun yerleşmesini önledi.

– Terapi süresince kendinizde keşfettiğiniz en önemli yan neydi?

Hayatım boyunca önemli bir meziyet sandığım ve yaşam tarzı olarak benimsediğim kendimi yok saymanın derinliğini ve içimi nasıl boşalttığını keşfettim. Bunu o kadar ısrarla yaşamıştım ki, kendimi tanımaz hale gelmiştim. Kendine yabancılaşmanın sonucu olarak da “kendim” in nasıl biri olduğunu, özelliklerini, değerlerini, inançlarını, isteklerini, beklentilerini ve hatta mutluluk tanımını dahi bilmiyordum. Bu ikilik çözümlenmeden huzur bulamayacağımı anladım.

O dönemde, bir çocuk olarak terk ettiğim “kendim”le ilgili şu satırları yazmışım;

“İstanbul’un eski bir semtinde, mütevazi bir evin salonundayım. Çevrede fluğ insan silüetleri. Ortalarında bir çocuk var. Yere oturmuş, küçük arabaları ile oynuyor. Dalmış, gitmiş… Halının kenar çizgilerinden yaptığı yollarda arabalarını sürüyor. Zayıf, esmer bir çocuk. Bağırıp çağırmıyor, çevresindekilere yaptıklarını göstermiyor, kendi halinde, bir şey istemeden sakince oynuyor.

Ben görünmezim. Etraftaki insanların arasında ayakta duruyorum. Kimse beni görmüyor. Yine de fazla kıpırdamadan çocuğu seyrediyorum. O çocuğa bakarken, suçluluk hissediyorum. Bu çocukla daha fazla ilgilenmeliydim. Yanında olmalıydım. Onu daha iyi tanımalı ve sevmeli, sevgimi de göstermeliydim. İçimden sıcak bir sevgi ve şefkat dalgası yayılıp çocuğu adeta sarıyor. Arabayı süren eli duruyor. Yavaşça kafasını kaldırıp, gözlerimin içine, derin gözlerini dikiyor. Ürperiyorum. Beni görüyor. Arabasını usulca elinden bırakıyor. Gözleri, derin bakışları kalbimi sıkıştırıyor. Benden nefret mi ediyor, benden bir şey mi bekliyor anlamıyorum. Bildiğim tek bir şey var, o da bu çocuğa onu ne kadar sevdiğimi söylemem gerektiği. Ağzımı açıyorum, kelimeler boğazıma diziliyor. Sesim çıkmıyor. Koca bir yumru nefes almamı zorlaştırıyor. “Seni seviyorum” demek istiyorum, diyemiyorum.”

Sonrası ise bir kaşifin maceralı yolculukları gibi gün be gün keşfederek, heyecanlanarak, şaşırarak ve daha fazla umut ederek devam eden bir süreç oldu. Artık her fırsatta o çocukla oyunlar oynuyorum, beni görünce seviniyor, sarılıyor da…

 – Duygularınızı tanımada neler değişti?

Pek çok şey. Öncelikle duygu mekanizmasının çalışması ile ilgili hiç tahmin etmediğim sistemler olduğunu gördüm. Düşüncelerin duygularla ilişkisini görmek beni çok şaşırttı. Her zaman duygunun birden bire ortaya çıkıp düşünceleri karma karışık ettiğini sanırdım. Duyguları tetikleyen düşünceler olduğunu anlamak ve deneyimlemek, olumsuz duygulara karşı çok etkili bir savunma gücü oldu benim için. Ve tabi sonrasında bu düşünceleri doğuran daha derindeki inançlar, alışkanlıklar ve varsayımlar…

Duyguları bu şekilde ele almak sayesinde, temelinde eksiklik ya da yanlışlık barındıran düşüncelerin yarattığı olumsuz duygusal durumları tespit edebilmek mümkün olmaya başladı. Daha önceleri olumsuz duygularla mücadele etmek için olumlu duygulara sarılmaya çalışmak veya içime atmak gibi anlık çözümler yerine, kalıcı ve çözüm getiren bu yeni yaklaşım sayesinde duyguları anlamaya yönelik yeni bir boyut açılmış oldu benim için. Bu bir nevi temizlik gibi. Asıl sorun veya odaklanılması gereken öz her ne ise, olumsuz düşünceler, bunları akla sokan (bazen kendi yaratmadığımız ama özenle beslediğimiz) yanlış inançlar, çer-çöp olup özü sarmakta ve biz bu çer-çöple uğraşırken asıl sorunla uğraştığımız yanılsamasını yaşamaktayız. Terapinin başlangıçtaki en büyük faydalarından birisi, çer-çöpü tanımayı ve temizlemeyi öğretmesi oldu.

Değişim sadece olumsuz duygular için geçerli değil. Terapinin başında yapmış olduğum mutluluk tanımına ve unsurlarına sonradan baktığımda, bu konuda da aslında mutluluğun yansıması olan bazı durumları, mutluluğun kendisi olarak gördüğümü anladım. Eğer mutluluk tanımı ve daha genel anlamda duygular üzerinde çalışmamış olsaydık, bahsettiğim yansımaları yaşamak için ordan oraya savrulan ama özünde bir türlü mutlu olamayan bir insana dönüşebilirdim.

– Şu andaki algınız sorunsuz bir hayat mı?

Hayatın sorunsuz olmayacağını hepimiz bilir ve dile getiririz. Ancak bunu anlamak çok daha farklı bir durum. Bu anlayış hali insanı ya kabuğuna çekilerek içine kapanmaya itebilir ya da sorunların doğal olduğunu ve çözmek için gerekli güce sahip olduğunu keşfetmesi için bir fırsat olabilir.

Bugün geldiğim noktada, sorunları algılamak ve çözmekle ilgili çok farklı bir noktada olduğumu görüyorum. Sorunlara hak ettiklerinden fazla önem atfetmemek, sorunları olumsuz duygularla besleyerek olduklarından daha zor görünmelerine neden olmamak, yeni tanıştığım “ben” in sorun çözme gücüne güvenmek ve eğer sorun tercih ettiğim şekilde çözülmüyorsa suçluluk ve yetersizlik hissetmemek. Böylece, güçlenen özgüven sayesinde özellikle ilişkilerle ilgili bazı sorunların henüz oluşmadan önüne geçmenin de mümkün olduğunu anladım.

– Terapi sonrası daha mı umursamaz oldunuz?

Aslında daha çok umursuyorum, ama kendimi. Şunu anladım ki kendimi umursamak, önemsemek, değer vermek, kibir ya da bencillik değil. Kendimi gerçekleştirmek için bunları yapmam gerekiyor. Ancak kendimi gerçekleştirdikten sonra çevremle birlikte mutlu, neşeli, doyurucu bir iletişim kurabilirim. Ancak bu şekilde sorunların, sıkıntıların ve olumsuzlukların hayatımı yönetmesine engel olabilirim. Ancak bu şekilde kendimle başbaşa iken de mutlu olabilirim.

Tabi şöyle de denebilir, sorunların hayatı yönetecek gücü olduğu tezini umursamıyorum.

– Terapi, ilişkilerinizi nasıl etkiledi?

Öncelikle yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi kendimle ilişkiye geçmemi sağladı.

Diğer insanlara karşı olan kimi katı ve kuralcı yaklaşımlarımı yumuşattı.

Tanımadığım insanların sorumsuzca yarattıkları sorunları yargılamak ve hiç birşey yapamamaktan dolayı öfkelenmek yerine bunları bana en az zarar verecek şekilde atlatmak için kuvvetli bir donanım sağladı.

Sorunlu ikili ilişkilerde, karşımdaki kişi için “Neden böyle bir insan? Bunu nasıl yapar? Bana nasıl böyle davranır?” gibi işlevsel olmayan dertlenmeler yerine “Ben bu durumda ne yapmalıyım? İstediğim/istemediğim şey nedir? Bu durumun benim payıma düşen kısmı nedir?” gibi sorulara yönlenmemi, dolayısıyla yargılamak yerine sorunun çözümü için kendime güveni ön plana almama çok yardımcı oldu.

Sorunsuz ikili ilişkilerde ise karşımdaki kişinin bana verdikleri kadar benim de karşıdaki kişiye verebileceklerimi düşünmeme, gerçekleştirmeme ve bundan keyif almama yardımcı oldu.

– Düşünce-inanç sisteminize ne oldu?

Tepetaklak oldu. Düşüncenin hayatı ve duyguları etkilemekte bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum. Gerçekten yabancısı olduğum bir mekanizma ile karşılaştım ve bir mekanizma kontrol edilebilir!

Gayet tabi ki düşünceleri önemli ölçüde etkileyen, kimi zaman kurgulayan inançları tespit etmek, masaya yatırmak, sorgulamak, anlamak, değiştirmek en zorlu kısımdı. İnançlar oldukça uzun süre size eşlik etmiş, hayatınızı yönlendirmiş, size dost görünen yol arkadaşları gibi geliyor. Ama hepsi öyle değil. İşte bu noktada terapinin ve terapistinizin yeri doldurulamaz önemi ortaya çıkıyor.

Bazıları için terapist, sizi karmaşanın içinden çekip çıkartan bir kahraman gibi görünebilir. Oysa ki terapist, sizi, karmaşanın içinden çıkmanız için kendi kahramanınıza dönüştürüyor ki bu ilkinden çok daha etkileyici ve kıymetli. Ve bir kez bu kahramanlığı kendiniz için yapmayı başardığınızda dünya çok daha başka bir yer oluyor.

Düşünce ve inanç sistemi ile ilgili çalışmalarda fark ettiğim önemli bir diğer şey ise, inançlar ve düşünceler doğrultusunda ileriye yönelik yaptığım projeksiyonlar hayatın tek ve değişmez senaryosu değilmiş. Kimi zaman, bu senaryolardan korktuğum için yaşanmadan bitirdim ve görüyorum ki çok şey kaçırmışım. Bazen de bu senaryolar bana “iyi” göründüğü için içine girip, hayal kırıklıkları ve mutsuzluklarla karşılaşmışım.

-Sorumluluk inancınızla nasıl başediyorsunuz?

Sorumluluk inancında en önemli değişiklik, kendime karşı sorumluluklarım olduğunu anlamam oldu. Bu sorumlulukları görmezden gelmek, kendine iyi davranmamak ve dolayısıyla mutlu olamamak anlamına geliyor.

Diğer sorumluluklarla ilgili inançlarım da oldukça değişti. Özellikle başkalarının sorumluluk alanları içine giren ve benim sandığım sorumlulukların yükünü üstlenmek, aslında müdahale gücüm ve zorunluluğum olmayan bir alanla ilgili endişeler yaratmaktan öteye bir etki oluşturmuyormuş.

Kendi sorumluluklarımla ilgili, bunları yerine getirmeyle ilgili tanımlamalarım da oldukça değişti. Sorumluluğumu yerine getirmek içine, kendini feda etmek veya kendini yok saymak  kavramları girdiği zaman yapılanların da bir kıymeti olmuyor.

Aslında diğer bütün sorumlulukları hakkıyla yerine getirebilmek için önce kendime karşı olanları yapmam gerekiyormuş.

ÖNEMLİ NOT: Gizlilik ve kişisel haklara saygı ilkeleri gereği bu yazının yayımlanmasında söz konusu danışanın yazılı onayı alınmıştır.